Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık, 2015

'Mehmet'i Sakatlayan Serçe Parmağı', Sarı Oda ve Dolunay

'Mehmet'ler Onu bulmalıdırlar.'

Herhangi bir Güray Süngü kitabı okuduktan sonra okuduğum 2-3 kitaba üzülüyorum. 'iyi' olmaları yetmiyor çünkü; o karakter sahiciliğini, hikayelerindeki hakikati bir sonraki kitaplarda aynı derecede bulamıyorum. Bu sefer de olan, hemen ardından okuduğum Aykut Ertuğrul'a oldu ne yazık ki...

İyi bir kitap okuduktan sonra oluşan benzersiz hislerden biri: dünya ile bağlantımızın kesilmesi, özellikle daha sonraki gün ve haftalara kitabın etkisinin devam edişi, yaşayışı tarif edilemez bir zevk veriyor. Ben Ayhan ile Mehmet'in farklı hikayelerin ve kitapların kahramanları olsalar da aynı mahallelerde oturduklarını düşünmeye başladım. Bunların yanında yazarın insana yaralarını sevdirmesi de yok mu.Yaraların bu kadar içten ve yalın anlatımı ender bir özellik. Dilin sahici olabilmesi için fazlalıklarından arındırılmış olması gerekiyor ve bunun çok zor olduğunu düşünüyorum. Gündelik yaşamın içerisinde mekanikleşen varlıklara, yani bizlere insan olduğumuzu hatırlatıyor. Diyor ki dur bak: burada sahici ve insana has durumlar, duygular ve düşünceler var sende de olan, olması ve yaşaması gereken. Mehmet'in hikayesi de böyle.

Hiç kapanmayacak koskoca ve karanlık yaraların herkeste olduğunu anlatıyor. Hayatlarımızın ortak paydası bu mu?. Pay ise küçücük, kendimiz. Kocaman hayata bölünüyoruz çaresizce, baş edemeyeceğimiz bu kadar ortadayken. Varlığımızı tanımaya adım attığımız, dolayısı ile insanlaştığımız anların olmasını sağlıyor bu kitaplar. Hani anlar vardır birinin yüzünde bir duygu veya düşüncesini yakaladığınız ve ne olduğunu anladığınız, o anlar gibi. Bize ait tüm bu halleri bu kadar yalın ifade edebilen yazarları kıskanmamak elde değil.

Mehmet'i sakatlayan serçe parmağı'nda farklı olarak, günlük sayfalarına da yer verilmiş, samimiyetini kat kat arttırmış, güzel buldum. Günlük tutmak önemli, ancak toplumumuzda genelde bir miktar küçümsenen bir alışkanlık. İnsanın aradan onca zaman geçtikten, o anlardan uzaklaştıktan sonra daha 'yakından' bakabilmesini sağlıyor. Seyahat notları gibidir günlük tutmak, bireysel yolculuğumuzun küçük notları. Geri dönüp okunduğunda tekrar o 'yerlere' seyahat etmeyi sağlayan.

Herkes yaralı serçe parmağına sahip çıksın, sonraki açılan tüm yaralar onun üzerine ekleniyor. Bir de yazarın dediği gibi:' Herkesin bir serçesi olsun inşallah'. Okuyunuz.

'Burası o sokaklardandı. Kimsenin yaşamadığı. Herkesin öldüğü. Ölmenin bir süreç olduğu. O sürece hayat dendiği.'

'..korkarım kendime bir kötülük dokunmasından, çünkü yalnızlık akdim korudu beni, yağmurun açacağı yaralardan.'

'Okulda okunmaz derdi zaten babası. Okulda etiketlenirsin. Damga yani. O damgaya bakıp seni işe falan alırlar, para verirler.'

'Bugün sabah ezanını dinledim. Çok güzeldi. Başka bir yolu olmalı.'

'..rabbim bizi dosdoğru yola ilet, rabbim yoluna çöreklenmiş oturanlar var, rabbim bizi dosdoğru, buradan doğru gidersen karşına çıkacak, zaten hemen tanırsın, kocaman bir yapı meydan filan var, yazıyor zaten kocaman, kime sorsan gösterir, kime sorsam, herkese sordum, kimse göstermiyor...'




23 Haziran, 2013

Acımak


Hep ıskalanan duygu: merhamet!


Bazı durumlarda merhamet duygusu ve anlama çabasının toplamda oluşturacağı olumlu etki, sevgi duygusu ile elde edilebilen olumlu etkiden daha fazla olabiliyor.

Kitapları doğru zamanda okumanın öneminden ve bütünleştirici etkisinden daha önce bahsetmiştim. Gündemin yoğunluğu ile sertleşen ve yorulan ruhlara iyi gelebilecek olan bu kitap da diğerleri gibi zamanında yetişti.

Stefan Zweig çok güçlü bir yazar, daha önce okuduğum ‘Satranç’ kitabı da kurgusunun yalınlığı, orjinalliği ve sağlamlığı ile dikkatimi çekmişti. Zweig'ın kitaplarına sadelikle ve zeki bir şekilde oluşturulmuş kurgunun yanında esas karakteristiğini verenin insan ruhunun ve duygularının tüm yönlerine hakim olması ve bunu büyük bir ustalık, soğukkanlılıkla yazıya dökebilmesi geliyor.

‘Acımak' kitabına değinirsem; merhamet duygusunun parçalara ayrılarak farklı hayatların içerisinde irdelenmesi ve merhametin bir nevi anatomisi hakkında ilk akla gelebilecek roman. Romanın içerisinde merhamet duygusunun farklı açıdan işlendiği üç farklı ana karakter bulunuyor, hepsi de farklı ölçülerde sahip oldukları merhamet duygusu ortak paydasında yazarın ustalığı ile buluşuyorlar.

Kendisine büyük bir miras olarak ev kalan hizmetçi kadının elinden evini onun gözünü korkutarak neredeyse bedava olarak alan Yahudi bir tüccarın, daha sonra hizmetçiye karşı duyduğu merhamet ve sevgi karışımı duygunun neticesinde onunla evlenmesi. Evliliğinin neticesinde doğan kızının ilerleyen yaşlarda sakat kalması ile evlerine misafir olarak gelen Avusturya'lı bir subayın kızın sakatlığına karşı duyduğu merhamet ve ardından gelişen tehlikeli arkadaşlıkları. Sakat kızının doktorunun, tedavisini yaptığı bir kadın hastası ile kör olduğu için merhamet ederek evlenmesi.

Üç farklı durumda ele alınan ortak duygunun da karakterlere göre ölçüsünün farklılaşması, iki hikayede olumlu sonuçlanırken, sakat kıza duyulan merhametin neticesi beklenmeyen bir şekilde intihar ile sonuçlanıyor. Bu noktada irdelenen; aşırı merhamet duygusu ile bu duygunun dürüstlük ve karakter zayıflığı ile kombinasyonu oluyor. Yapılan yanlışların insan hayatında birikiminin bir noktadan sonra dönüşünün muhteşem derecede zorlaşması da romanın çatısını oluşturmuş. Bazı mihenk taşları belirlenerek tam buralarda kişinin kendi davranışlarını kontrol ederek, aldığı kararları bu yönde kontrol etmesi veya fikrine güvendiği objektif olabilecek birine kontrol ettirmesi faydalı olabilir.

Abartılan herhangi bir duygunun ne denli tehlikeli olabileceğini anlattığından, kitabın adı tehlikeli merhamet olarak da seçilebilirdi.

'Bütün yapıp ettiklerimizde gururun da muhakkak ki çok önemli bir rolü vardır ve zayıf yapılı insanlar, kuvvetli, cesurca, azimli görünen işleri yapmak arzusuna, ötekilere göre daha çabuk kapılırlar.'

'Neden onunla evlendim, kimse anlayamadı bunun sebebini. İnsanların yaşayışlarının sözüm ona normal olan o daracık çizgisi var ya, onun dışına çıkan her şey onlarda önce merak, sonra da kötü duygular uyandırır.'

'...beceriksizliğimin nerede bitip kabahatimin nerede başladığını bunca yıl sonra bile kestiremiyorum. Sanırım hiçbir zaman da bilemeyeceğim...'

'Seven insan, sevdiği kimsenin duygularını sezmek bakımından hep sonsuzluk istediğinden; ölçü, idital gibi şeylerden hiç hoşlanmaz.'



16 Nisan, 2013

Hızlandıkça Azalıyorum

Bir yaşlılık hikayesini Norveç'li yazar Kjersti Skomsvold ilk romanında konu edinmiş.


Mathea ile Epsilon yaşlı bir çifttir, çocukları olmadığından yaşlılıklarında birbirlerinden başka kimseleri bulunmamaktadır. Epsilon bir istatistik kurumunda çalışmakta olan ve eşi Mathea'ya bağlı, tam emekli olduğu gün ölen bir karakterdir. Mathea ise hiç çalışmamış, sosyal olmayan ve toplum ile uyum konusunda sorun yaşayan bir kadındır.

Romanı okurken hoşlanmış olsam da, tam anlamıyla bana hitap ettiğini düşünmüyorum. Genç bir yazarın yaşlı bir çiftin hayatlarına ve düşüncelerine ait detayları bu denli iyi bir şekilde aktarabilmesini başarılı buldum ve ilgimi çekti. Özellikle Mathea karakteri nadiren evden çıkan, kocasından başka hayatında kendini açabildiği kimsesi bulunmayan, komşuları ile karşılaşmamaya özen gösteren ve hayatı boyunca hiç telefon ile aranmamış ilginç bir karakteri temsil ediyor. Bir anlamda toplumun büyük çoğunluğunun içinde bulunduğu faaliyetlere tam olarak katılmaması da onu toplum içinde rahat hareket etmek ve sosyalleşmekten alıkoymuş, diğer yandan bir takım psikolojik sorunları olduğun aşikar karakterin.

Toplamda kitap okunmayı, içerdiği detaylar ve çalışılmışlığı ile hak etmiş olsa da, duygu aktarımı konusunda çok başarılı olduğunu düşünmüyorum. Bunun en temel sebebin de kuzey ülkelerin sinema ve edebiyatında genel olarak duygu aktarımı konusunda diğer dünya edebiyatı ve sinemasına nazaran zayıflıklara sahip olduğu düşüncesine kapılmış olmamdır.

İyi okumalar.


11 Şubat, 2013

Pencere'DEN



Yazarın ilk romanı ve ilk roman için yüksek bir seviyede. Haliyle yukarıya çekilen bu seviyenin daha sonraki kitaplarda karşılanamaması gibi bir sorunu aklıma getirdi. Fakat sonraki kitaplarından olan 'Düş Kesiği'ni de okumuş biri olarak bu endişenin yersiz olduğunu düşündüm Güray Süngü için. 

Çok okumanın risklerinden biri de eskisi kadar fazla okumaya değer kitap bulamamak, kolay beğenemiyor olmak her ne kadar paradoks gibi görünse de. Eskiden beğendiğim kitaplardan uzaklaşmam, yeni yazarlar ve tarzlar keşfetmeme neden oldu. Sanırım Güray Süngü'nün tüm kitaplarını okuyacağım, karakter tahlillerinin, kurgunun içine çekildiğimi hissediyorum okurken. Bu özellik kolay yakalanamayan bir ayrıcalıktır aslında, edebi açıdan iyi ve etkileyici eserler ortaya çıkabilir fakat karakter ve kurgu bütünlüğünün oturmadığı kitaplarda güzel kelime ve cümlelerin yan yana yer almaktan öteye gidememesi sıkça rastlanan bir durum.

Kitabı okumaya otobüs yolculuğunda başladım ve yine dönüş yolculuğunda da tamamladım. Bazı yerlerinde durmak, soluklanmak zorunda kaldım. Bazı yerlerinde de dönüşüm gece yolculuğu ve iç ışıklar kapalı olduğundan  ikram saati gelse de yarım saat bile olsa devam edebilsem diye bekledim. Bundan sonra okuma lambası ile otobüse binmeyi planlıyorum!

Her kitap için bir sindirme yani üzerinde düşünme süresi vardır. İyi yazılmış kitaplar için bu süre uzun sürebiliyor. Sindirdikten sonra bir de etkisi altında yaşamak evresi vardır ki, roman veya öyküde herhangi bir durum veya karakter ile okuyucu arasında sıkı bir bağ kurulmuşsa bu süre hayat boyunca dönüp dönüp okumaya kadar ilerleyebilir. Tıpkı bazı insanların Tutunamayanlar'ı her sene okuması gibi.

Ayhan'ın hikayesiydi bu. Babası despot ve ona bir yaşam şeklini dayatıyor, annesi ise babanın bu baskın karakterinin gölgesi altında kaybolmuş, adeta yok gibi. Buna rağmen çocuğu ile kocası arasında denge olmaya çalışıyor ve bu çabası onu daha da acınası bir duruma düşürüyor Ayhan'ın gözünde. Babasının Ayhan'ı 'adam' olsun diye bir yatılı okula bırakmasından sonra Ayhan'ın anne ve babasına yabancılaşması ve daha sonra tüm hayatının bu olayın etkisi altında şekillenmesini konu ediyor kitap. Öyle bir yabancılaşma ki bu anne ve babasına 'siz', 'efendim' gibi resmi hitap kelimeleri kullanmasına, bu durumu değiştirememesine, bir şekilde topluma da sırtını dönerek her türlü sosyalleşme imkanından ölesiye kaçan ve rahatsız olan bir karaktere neden oluyor. Tuhaflıkları da var karakterin bolca! Örneğin intiharı denemiş fakat ölmeyi becerememiş, her gün gazeteden intihar eden ve ölemeyen kişilerin haberlerini keserek evinin bir odasının duvarlarına asıyor ve o kişileri tanımıyor olmasına rağmen hastanede ziyaret ediyor. Günün birinde ise gazetede kendisi ilan vererek intihar eden kişilere ulaşmaya ve onlar ile birlikte bir nevi topluluk oluşturmaya çalışıyor. Nedeni ise yabancılaşma, sadece kendi türü içinde yaşayabilen canlılardan bir dünya oluşturarak bir nevi yaşama kolaylığı sağlayabilmek kendine. İnsanlar birbirlerinin hayatına fazlasıyla müdahil oluyorlar, sanki bireyin kendisi tarafından değil de koloni halinde yaşanıyor hayatı. Tüm kararları, yaşam tarzı, sevdiği/sevmediği şeyler mercek altında ve sürekli iyi veya kötü anlamda yorum yapılmak için ortada tüm çıplaklığı ile duruyor sanki. Tüm bu müdahaleler bireyin üzerinde fazlasıyla hissediliyor ve fark etmeden kısıtlayıcı etkisini gösteriyor. Kendi hayatını istediği gibi, pişman olmadan yaşayabilen, sona geldiğinde memnun ve huzurlu olabilen kaç kişi tanıyoruz?

Yazarın kurgusunun yanı sıra, karakterin özellikleri, bu özelliklerin oluşmasına neden olan olayları işleyiş biçimi, iç dünyasını, iç ve dış sesini birleştirmelerini dikkate aldığımda romanı 'başarılı'dan daha fazla bulduğumu söyleyebilirim. Fark ettiğim, önemli bulduğum ve yazarın da dikkat ettiğini düşündüğüm/hissettiğim bir özellik de; kurgularında mantık olarak boşluğa veya karakterin kendisinin veya yaşayış biçiminin okuyucu gözünde inandırıcılıktan uzaklaşmasına neden olacak öğeler bulundurmuyor oluşudur.


'Yalnızlık kati. Başka bir şekli yok hayatın, bu işte.'

'Gürültü dediğiniz şey hayatın varlığını ispatlamıyor mu? Sizin de varolduğunuzu dahil olduğunuzu.'

'İnsanlar bazı şeyleri- kendilerini rahatsız veya mutlu eden- paylaşmak isterlerdi, içlerine sindiremezlerdi. Bu gibi insanlar...'

'Hiçbir şey yapmadım anne. Kaçtım bu yüzden, bulunmaya ihtiyacım vardı.'

'Görmüyorlar. Sürekli olarak plan yapmaya devam ediyorlar. Kurgulamaya yaşamaya ve görmemeye devam ediyorlar. Ama sorun onlarda değil. Onların göremediği bir şey yok, aksine bizim göremediğimiz bir şey var. Bu bir şey onların hayatlarını şevkle sürdürmesine yol açıyor, bizimse kendi sessizliğimiz içinde yitip gitmemize.'

'"Bir şey ister misiniz Ayhan bey?" (İçses) İsteriz ama elinizden gelmez, siz sadece boşları alın gidin, ama bize dokunmayın, burada kalıp dolmaya çalışacağız. Başını salladı iki yana. Kadın elinde boş bardakla çıktı gitti.'

''Bunca kapalıyız ama yine de gediklerimizden giriyor insanlar. Üstelik sadece kendileri için, değersiz, önemsiz, sadece bir hareket olsun diye, bir değişiklik olsun diye, hatta çoğu zaman öyle bile değil.'

07 Şubat, 2013

Bir Pushkin Klasiği


Rus romanları iyi güzel de, bir de şu okurken isimleri karıştırmak olmasa. Çin'lilerin yüzleri ne kadar birbirine benziyorsa, Rus'ların da isimleri o kadar birbirine benziyor. Okurken aklımda tutabilmek için isimleri kafamda imgeleştirmeye çalışarak, bir şeylere benzetiyorum ve bu şekilde karıştırmanın önüne biraz geçebiliyorum.

Pushkin için Dostoyevski'nin etkilendiği öncü bir yazardır bilgisini aldıktan sonra hiç kitabını okumadığımı fark ettim, konusu da ilgimi çekince 'Yüzbaşının Kızı' adlı kitabını aldım. Yeni yazarlar ve son dönem edebiyatı daha çok ilgimi çektiğinden, eskilere yalnızca felsefe veya psikoloji alanında okumalar yaparken dönüyordum. Bu defa bir farklılık yaparak, klasik eser okumaya karar verdim.

Kazak ayaklanmasına şahit olan babası soylu bir subayın, gittiği kasabada başına gelenler ve hayatının geri kalanını etkileyen olayları konu edinmiş kitap. Düello, aşk, başarı hırsı, askeri kurallar ve savaş, ayaklanmalar gibi rus edebiyatında çok defa işlenmiş konular ele alınmış. Kahramanımız Pyotr hep doğru olanı yapmaya çalışan, cesur ve erdemli bir karakter genel olarak. Sevdiği, yüzbaşının kızı olan Marya da en az onun kadar erdemli ve cesur. Kuşatmalar, ayaklanmalar ve savaşlar ile sınanan insanlar ve beklenmedik olaylar karşısında beklenen tipik insan davranışları. Farklı gelen bizim kültürümüzde çok yeri olmayan efendi-çalışan ilişkisi ve bu anlamda önemli bir karakter olan Salyeviç'ti. Efendisine olan bağlılığı ve olanlara rağmen asla efendisini yalnız bırakmayışı, hata yaptığı anlarda ise önce öğüt vererek, sonra yanında olduğunu hissettirerek gösterdiği bağlılık. Romanın içerdiği en güçlü duygular; bağlılık, sadakat, aşk ve fedakarlıktı. 

Tüm bu duyguları olayları ve kullanılan dili abartmadan aktarışı güzeldi. Ne tasvirlerde, ne olay örgüsünü anlatan ifadelere bir tek 'fazla' kelime yer almıyor gibi, dengeli. Rus edebiyatına yabancı olduğumu düşünsem de, net dil ve gerçeklik zemininde abartısız oturmuş karakterler bu edebiyatın karakteristiğini oluşturuyor gibi bir his edindim. Okunan kitapların yazarlarının farklı kültür ve coğrafyalardan geliyor oluşu metne gerçekten farklı tatlar katıyor. Bu nedenle dünya edebiyatından örnekler ile okuma seanslarını süslemeli, zira günümüzde yaptığımız en anlamlı işlerden biri okumak!

'Bütün acı çekenlerin o biricik avuntusuna sığındım: Temiz fakat parça parça olmuş bir yürekten taşan duanın tatlı lezzetini ilk kez tadarak, gelecek konusunda kaygılanmayı bir yana bırakıp derin bir uykuya daldım.'

'Çünkü boş inançlara karşı ne kadar kuşku duyulursa duyulsun, onlara kapılmanın yine de insan oğluna özgü olduğunu biliyordur sanırım.'


02 Ocak, 2013

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı


Çakır'ın öyküsünü yazmak kolay mı, değil elbette. Kambur, kimsesiz bir o kadar da bu dünyaya ait olmayan ve etrafına mutluluk saçan bir karakter! Üstelik yapay bir mutluluk da değil onun sahip olduğu. Yazar Çakır'ın öyküsünü hakkıyla yazamamaktan çekinerek belki de O'nu  kafasında çektiği, hayal ettiği fotoğraf kareleri üzerinden anlatmayı deniyor.

'Çakır'ın yaşamından ölümüne değin yüzlerce çekilmemiş fotoğrafı gözlerimin önünden geçiyordu.'

'Ve her gün, yalnızca bir tek fotoğrafı düşledim. Yalnızca o fotoğrafı sözcüklere aktardım.'

Kısa bir roman, ilk kısmında Çakır'ın hikayesi 31 adet fotoğraf üzerinden anlatılıyor, ilgi çekici ve ilk kez rastladığım bir yöntem. Hiç çekilmemiş fotoğrafları hayal etmek ve kişiyi onların üzerinden tasvir etmek. İkinci kısımda ise iki kan kardeşin öyküsü anlatılıyor. İkisi de esrar satıcısı, acımasız bir adamın pençesine düşmüşler, Esat ve Kıni. İçlerinden biri ayrıca aşk acısı da çekiyor, kan kardeşinin kız kardeşini seviyor, söyleyemiyor. Büyücü Canan'ın evinde buluyor kendini aç, susuz ve yorgun, kendini kaybediyor. Büyücü Canan iyileştirip bir de büyü yapıyor onun için.

'...birçoğu iyi insanlardır, kendilerinden başkasına ziyanları yoktur. Ama bu da bir ziyandır.'

23 Aralık, 2012

Düş Kesiği


Bir rüya ile başlayan ve rüyanın etrafında şekillenen, bolca karakterin olduğu ama karakterlerin aslında aynı kişilerin birden fazla yansımalarından oluştuğu harika bir romandı.
İki ucu birbiri ile birleşen ve sonunda bir çemberin oluştuğu nadir hikayeler vardır. Bazılarında, çembere ek olarak orta yerine düğüm konulmuş olur, Düş Kesiği de bunlara bir örnek. Okuyucuya çok fazla kafa yordurtan fakat sonunda buna değecek olan kurguya sahip.
Köpeğini öldürmeyi düşündüğünü söyleyen kahramanın doktora gitmesi ile başlıyor, başlangıç için fazlaca iddialı. Sonrası ve altı boş olabilir kaygısı ile okumaya devam ettiysem de, hemen okuyucuyu şaşırtmaya başlayarak bunu sonuna kadar devam ettiren bir kitaptı. Şunu belirtmekte fayda var, sırf kurgu ile ilerlemiyor kitap, böyle olsa bu denli ruhu besleyen ifadeler yer almazdı, bu kadar çok sevmezdim.
Roman içinde roman yazan karakter, konu olarak hayata yabancılaşmayı ele alıyor. Romanın yayınlanması için yayın evinin yaptırmaya çalıştığı değişiklikleri istemeyerek de olsa kabul ediyor ve sonucunda kitabı basılıyor. Tavizi kabul ederek edebiyat dünyasına giriş yapmayı amaçlayan yazar, daha sonra bu değişiklik sebebi ile pişmanlık duymaya başlıyor. Bu derin pişmanlık yabancılaşmanın da sebebi. Pişmanlıktan kurtuluşu ise, taviz vermeden istediğini yazabileceği ikinci kitabının çalışmalarında bulmaya çalışıyor.
Romanı yazdıktan aylar sonra gördüğü rüya sayesinde aklının da sınırlarında ve karakterler arasında dolaşarak ilerliyor. Öyle ki hangi karakterde ve gerçekte olduğunu anlamak için çareyi zaman zaman ortam kokularını koklamakta buluyor. 'Ben deliyim. Zihnine sahip olamayan bir bedevi. Vicdanı yüzünden kendi hayatından sürgün edilmiş bir yazar.'

Romandaki ayrıntılar çok fazla önem kazanıyor, örneğin annesinin dilsizliği ve babasının matematik profesörü oluşu. Annesinin, oğlunun (yazar) adını söylemeye çalışırken baş harfinden öteye gidemeyişi ile çıkardığı sesin, yazarın çocukluğunda beynine kazınması ve romanlarındaki karakterlerin bu yüzden sadece isimlerinin baş harflerini kullanıyor oluşları.

Altını çizdiklerim oldukça fazlaydı. Samimi tespitler yapan ve bunu ustaca kurguya yansıtmış olan yazarın (Güray Süngü) diğer kitapları da okunmalı!

'Hayatın güzel olduğuna kanaat getirir insan bir yaştan sonra. Çünkü artık hayalleri hakkında umudu kalmamıştır.'

'Yalnızlık üzerin çörekleniyor ama yalnız değil yalnızlık, başka bir şey daha var yanında.'

'Bütün şeyler yalnızlıktan yontulmuştur.'

'Bir şey yoksa yoktur, tıpkı aşka benzer maddesel hayat bazı zamanlar.'

'Balık yüzmez ve denizde değildir. Hayatını yaşamaktadır. Balığın yaşadığı yere deniz diyen de yaptığı işe yüzme diyen de biziz.'

'Ağrıyan aklımdan irinler sızıyor ve buna kelime diyorsunuz siz...'

'En saf halimizdeyken isteyip, yıllar boyunca istediğimizi bile çoktan unuttuğumuz ve hatırlayınca da ölmekten beter olduğumuz.'

'Kim olduğunuz konusunda bir fikriniz yoksa sizin kim olduğunuzu kaçınılmaz olarak başkaları belirliyor.'

'Mutluluğu yaşar ve tüketirsiniz ayrıntılar uçar gider ama acıyı biriktirirsiniz.'

'Cesaret korktuğunu yaşayabilmektir.'

'Tanrıya inanmaman ona olan ihtiyacını yok etmez ki.'





25 Kasım, 2012

Otobiyografik Roman: Kapı (Magda Szabo)

Macar edebiyatının önemli yazarlarından olan Magda Szabo'nun otobiyografik romanı Kapı. İki günde bitirdiğim, merak ve ilgiyle okuduğum oldukça sürükleyici bulduğum bir roman.


Kitapzen.com kategorilerde, dünya edebiyatı altında farklı ülkelerin edebiyatlarına ait kitaplar ve yazarlar bulunuyor. Ara sıra onları inceler ve kitapları favorilerime eklerdim, bu kitabı da o şekilde almış oldum ve gerçekten iyi buldum.

Konusu şöyle; Emerenc adında kapıcılık yapan yaşlı bir kadın ve evinde işlerine yardıma geldiği kadın yazar arasında zamanla gelişen ilginç bir sevgi bağı. İlginç olmasının nedeni karakterin sıradışılığında yatıyor aslında. Otobiyografik olması açısından da roman gerçeğe dayanıyor, okurken karaktere dair güçlü tasvirlerden de bunun ip uçlarını alabiliyoruz. 
Emerenc güçlü, gizemli, görmüş geçirmiş, açık sözlü, son derece gururlu, realist ve oldukça alışılmadık tepkileri olan bir kadın. Yaşadıkları sanki onu kale gibi sert ve heykel gibi hareketsiz bırakmış, ilk başlarda bu garip tavırlarına kesinlikle anlam verilemeyen, roman ilerledikçe ise her tepkisinin ve davranışının kendi içinde 'mantıklı' bir zemine oturtulmaya başlanan bir hikayesi var. Yaşadığı hayat ve başına gelenler onun karakterini öyle bir şekillendirmiş ki; her şeyin fazlasıyla farkında ve soğukkanlı. Fiziksel bir güç gerektirmeden yapılan her iş ve meslek ile aydın ve yazar kısmı ile adeta dalga geçişi ve değer vermiyor görünüşünün sebebi yine kendi geçmişinde gizleniyor. Örneğin film çekmeyi insanları kandırmak olarak görüyor ve değer vermiyor. 

Hayatında büyük sırlar var ve tüm sırlarını anlattığı bir kişi yok, herkese farklı konularda farklı sırlar vermiş. Parça parça hikayelerini öldükten sonra arkadaşlarının birleştirmeye çalışmasını gülerek izleyecekmiş gibi geliyor insana.
Emerenc evinde çalıştığı yazar ve yazarın ailesi ile köpekleri Vialo ile zamanla çok güçlü bir bağ kuruyor ama bu bağı tanımlamak çok kolay değil, huzur veren bir yanı yok çünkü bu bağın. Öldükten sonra gizemli bir şekilde kimseye açmadığı evinin kapısını ve önemli eşyalarının büyük bir kısmını yazara bırakarak aslında ne kadar bu bağı önemsediğini gösteriyor. Bana biraz Amok Koşucusu adlı kitaptaki bir başka hizmetçi karakteri hatırlattı bu kitap.


Kitabın filminin de çekildiğini öğrendim (The Door), kitaptaki tasvirlere göre kafamda oluşan Emerenc tipine birebir örtüşen bir oyuncu seçmişler (üstteki resim), bu güçlü karakteri filme nasıl yansıttılar merakımdan en kısa zamanda izlemeyi planlıyorum.