Etiketler

Filmlerden (44) Kitaplardan (51) Vazgeçilemeyen Yazarlar (6)
Vazgeçilemeyen Yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vazgeçilemeyen Yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Aralık, 2013

Deli Gömleği


Bazı yazarlar okuyucularının kafasında bir 'algılayış yolu' açarlar kitaplarıyla, okur daha sonraları açılan o yolda farklı yazarların kitaplarını okuyarak devam eder. Bir müddet devam eden bu yolculuk daha sonra farklı bir yazarın, yeni bir algılayış yolu açması ile devam eder. Güray Süngü de benim için bu yolu açan yazarlardan biri. Ne yazık, tüm kitaplarını okumuş olduğum için yeni kitabını çıkarmasını beklemek zorundayım artık.

İlk öykü kitabı olan 'Deli Gömleği' yine yazarın tarzında yazılmış, 12 adet öyküden oluşuyor. Öne çıkan öykü başlıkları: Kaçacak Yer Yok, Sizi Görmeliydim, Umudumsunuz, Yaşayabilmek ve Deli Gömleği. Öykülerin tamamında karakterler gerçek yaşamda sık rastlanması söz konusu olmayan, buna rağmen oldukça gerçekçi ve içe dönükler. Sanırım yazarın en sevdiğim yönlerinden biri; karakterlerin iç seslere tüm öykü ve romanlarında oldukça fazlaca yer vermesidir.

'Kaçacak Yer Yok' adlı öyküsünde yazar, sıradan bir işte çalışan ve normal bir hayatı olan bir karakterin iş yerinde ansızın bir iş arkadaşının intihar etmesi sonucunda her zaman bir tatil köyüne gitmek isteyen eşini, köylerine gitmeye ikna etmesi ve yaşamlarına orada devam etmelerini anlatıyor. Kar yağışının yolları kapatmasının etkisiyle orada mahsur kalıyorlar ama mahsur kalmasalar da adamın o hayata ve işe geri dönmeye isteği olmayışını orada kışı çıkarabilecek kadar yiyecek almasından anlıyoruz. Yazar, bu öyküde iş arkadaşının intihar etmeden önce sorduğu 'Sıkılmıyor musun?' sorusunun etkisinde kalarak bir aydınlanma yaşayan karakterin, tüm hayatını tekrar ele alarak sorgulamasını akabinde karar alarak her şeyi yeniden şekillendirmesini anlatıyor.

'Sizi Görmeliydim' öyküsünde ana karakterin içtenliği, yaşlı bir teyzenin yanında kalarak üniversiteye gidip gelmesi, okulda hiç bir gruba ve çevreye ait olmayışı ve sade hayatı o kadar güzel tasvir edilmişti ki, karakterin bu şehirde herhangi bir yerde yaşadığına inanmak istedim. Hayal ettim.

'Etkinliğimi yitirdim. Ne uğruna. Bir kızın gözleri ne kadar yeşil olabilir? Yakışıyor mu sana? Biraz düzgün bir adam olsam yakışabilirdi ama tam emin değilim. Eğreti durdu. Hatta durmadı, kayıp gitti üzerimden.'

'Yağlı bir kurşunu bekliyordur baş, eğer dinmiyorsa sızısı, ne güzel cümle.'

'Havanın aydınlanmasına ne kadar var? Karanlık ürkütüyor. İnsana sahipsizliğini hatırlatıyor. Yalnızlığı...Yumdu gözlerini. Uyku; geniş ve derin ve sıcak sığınak.'

'Hayatımız, ilk iş görüşmemizde içimizde duyduğumuz heyecanı korkuyla karıştıracak tecrübe yoksunluğuna sebep olacak sığlıklarla doludur.'

Kitap içinde en sevdiğim öykü olan 'Yaşayabilmek' de karakter her gün evde olmasına ve tüm günleri birbirinin aynısı olmasına rağmen inatla günlük tutmaya devam eder, hiç dışarı çıkmaz, yıllardır da çıkmamıştır zaten. Yine evine sürekli gelen ve günlüklerini okuyan arkadaşının sorduğu bir soru üzerine aydınlanma yaşayarak, neden ve nasıl günlük tutmaya başladığını hatırlar. Güray Süngü kitaplarında aniden yaşanan aydınlanmalar çok yaygın ve inandırıcıdır. Arkadaşı soru sorar ve gider, soruyla baş başa kalan karakterin hayatında çok büyük değişiklikler olur ve aslında yaşayabilmek için günlük tutmaya başladığını hatırlar.

'Bana bu soruyu yöneltip belki de darılarak çıkıp gitmişlerdi. Şimdi o sorun dedikleri şey ne durumdaydı, kendilerine etkisi neydi? Kendi hayatlarını yaşıyorlardı şimdi. Bense delirmek üzereydim, bana gelip hayatımı alt üst edecek bir şey sormuşlar ve sonra darılıp hayatlarına geri dönmüşlerdi.'

'Umudum olmadığı için ne aşkı ne acıyı anlatamıyorum. Geriye teknik ve bir de çiçekler, böcekler kalıyor. Bu da beni öldürüyor. Seni ne öldürdü Deniz? Aşk ve acıyla yoğrulmuş kelimelerin vardı da onları mı yitirdin sen de?'

'Beni zengin kıldılar onu anlattığım kelimeler sebebiyle. Sevmedim zenginliği. Daha çok kelime, daha çok acı, daha çok umut.'

Steril hayatlar yaşamayı reddeden fakat bunu adi bir asilik veya farklılık hevesi adına yapmayan, genç olsun yaşlı olsun yüksek olgunlukta, riyakar olmayan ve toplumdan farklı karakterleri oluşturduğu için seviyorum Güray Süngü kitaplarını.








16 Eylül, 2013

Taşları Yemek Yasak

Bazı kitapların isimlerine karşı insan gerçekten kayıtsız kalamıyor, hele bu isimler arka kapak yazısı ile birlikte çok şey vaat ediyorsa, almamak ve okumamak mümkün değil.

Kitabın isminden bahsetmişken nereden geldiğini de kitabın sonunda yer alan bir hikayeden özet yaparakaktarabilirim. Ormanda yürürken karşılaşılan 'Taşları Yemek Yasak' tabelası karşısında insan şöyle düşünebilir: böyle bir uyarı yazısı ne kadar da gereksiz olmuş, insanoğlu zaten taş yemez, buna ihtiyacı da yoktur. Fakat insanlık arasında bazı davranışlar zulüm, haksızlık, aldatma taş yemekten daha zararlı olmasına rağmen yıllarca sürdürülmüştür. (İlk çıkarım). Diğer taraftan insanın ihtiyacından fazlasını elinde tutması onun için taş yemek gibidir. İhtiyaç fazlasına konu olan şey sadece maddiyat değil, şefkat ve tevazu gibi duygulardır.(İkinci çıkarım)

İsmet Özel'in düz yazıları o kadar kaliteli ve aydınlatıcı ki, sanırım şiirlerine hiç geçemeyeceğim. Bu tür kitaplar hakkında yazarken oldukça zorlanıyorum. Üstelik bir çok fikrine tamamıyla katılmamama rağmen!

Kitap, her biri 2-3 sayfadan oluşan yazılardan oluşuyor. Yazılar; özgürlük, düşünce dünyası, yönetim sistemleri, insanlığın genel sorunları, huzur, inanç, iman gibi konular hakkında ve oldukça doyurucu. Doyurucu olmasının temelinde bence İsmet Özel'in ilginç bir kıvamı olan gerçekçi bakış açısı yatıyor. Meseleleri ele alış şekli ve yazılarında sunduğu bakış açısı alışılagelmişin dışında, bu nedenle de farklı bir perspektif sunuyor düşünce dünyası için.

Kitaplardan yaptığım alıntılar hem hangi konuların işlendiğine dair, hem de konuları incelerken oluşturduğu farklı düşünce şekline dair fazlasıyla bilgi verecektir.

'Diyorlar ki insanoğlu yoksulluğun, hastalıkların, mahrumiyetlerin kıskacında kaldıkça kendisinden beklenen gelişmeyi gösteremez. Bununla zımnen şunu söylemiş oluyorlar: İnsanlar maddi refah içinde olmakla, vücut sağlığını korumakla ve elinin erdiği, gözünün gördüğü, özlemini çektiği nesnelerin hizmetine sokmakla kurtuluşa erer.' Yani kurtulanlar zengin, istedikleri konumu ve maddi avantajları elde etmiş, 'sağlıklı' ve sorunlardan uzak insanlardır. İnsanın olmak istediği de bu olmalıdır, modern hayatın dayatılan en güçlü argümanı budur çünkü. Oysa göz ardı edilen yokluktan öğrenilecek şeylerin çokluğudur.

'Ahali, yani insanların çoğu sadece bir güçlükle karşılaştıklarında düşünür. Onun düşünme olarak bildikleri şey  bir zorluğu atlatmanın yollarını bulmak için kafasını çalıştırmaktır.' Toplumun büyük çoğunluğu insanlığın kanayan yaralarını görmek, onlara çözüm üretmek yerine kendi küçük dünyalarında çıkarlarına olabilecek şeyler hakkında düşünmektedirler. Bunun temel nedeni ise kendini önemli görmek ve bencilliktir.

'Türkiye'nin düşünce hayatı kendine mesele seçmemiş, bu yüzden ucuz, ucuz olduğu için de çarpık ve çarpıtıcı bir bir düşünce hayatıdır. Türkiye düşünce hayatına uşak olarak değil de öğrenci olarak girebilmiş olsaydı hem öğrenciliğin sonra erdiği bir zaman gelecek, hem de öğrendiklerini kendi özgün düşünce sistemin içinde bir yere oturtabilecekti.'

'İslam insana bazı sınırlar çizerken onu bir kalıpta dondurmak amacı gütmekten çok uzakta, onun bu sınırlar içinde bir hazineye kavuşacağını müjdelemektedir.'

'Eğer bizde yaşayan bazı manevi değerler bizim yeryüzünde niçin bulunduğumuza dair bize bir açıklama sunan ve insanların türettiği değerlerden farklı, insanüstü bir kaynaktan aldığımız değerlerse bunlar üstümüzden gök, altımızdan toprak yok olmadıkça yok olması imkansız değerler olarak yaşıyorlar.'

'Batının medeniyettir diye icat ettiği şeylerin bir bakıma tekabül ettiği şey Müslümanlar için dine bağlı olmanın dikkat çekmeyen bir belirtisinden başka bir şey değildi.'

'Belki Firavun piramitlerini kırbaç altında inleyen kölelerin emekleriyle yükseltti. Günümüzde olay biraz farklı. Köleler belki ben de Firavun olurum düşüncesiyle piramidin inşasına gönüllü olarak ve tebessüm ederek katılıyorlar.'

Gerçekten harika bir kitap bu, baş ucu eseri olarak saklamak gerekecek...














17 Ağustos, 2013

Bin Hüzünlü Haz

Kör birinin merdiven çıkışı gibidir Hasan Ali Toptaş okumak...

Yazarı daha önce okuyanlar daha rahat anlayabileceklerdir, hiç okumamış olanlar için ise yazarın tarzına dair bir okuyucusunun gözünden, gönlünden edindiği birikimlerden fikir edinebilirler. Yazımın amacı da kitaptan çok yazarın tarzını tanıtmak olacaktır. 

Hikayelerinde okuyucu akış ve kurgunun nasıl sonlanacağı ile ilgilenmez, bunun farklı nedenleri var. Okuyucunun hikaye veya romanın neredeyse tüm anlarında doğası gereği sahip olduğu kurguya yönelik o merak, baştan yüksek olsa da ilerledikçe kelimelerinin gücü altında ezilerek yok olmaya, daha doğrusu başka bir şekle girmeye mahkumdur. Kurgunun genel olarak önemini ve değerini inkar etmeyi doğru bulmuyorum. Hasan Ali Toptaş kitapları için kurgunun gidişatının okuyucu gözünde giderek önemini yitirmesinin ve bu merakın başka şekle dönüşmesinin çok önemli ve değerli sebepleri var. Bu özellik aynı zamanda okuyucu gözünde yazarın karakteristiğini oluşturuyor.

Daha anlaşılır bir şekilde ancak örnek ile açıklayabilirim. Kurguyu dış dünya gibi düşünürsek, hikayenin içinde kurguyu göz ardı etmeye ve hatta görmemeye bile başlamamızın sebebi; artık hislerin ve kelimelerin oluşturduğu büyülü dünyanın etrafımızı çok güçlü bir şekilde sarmasıdır. Bu güç bizi dış dünyadan (kurgudan) kopartarak bir anlamda kör olmamızı sağlar, oluşan duygu yoğunluğunun içine hapseder ve dış dünyada (kurguda) olanları görmeyiz. Böylece kelimelerin malzemesini oluşturduğu, hislerden yapılmış olan merdivenleri görmeden ama derinden hissederek çıkmaya başlarız. Zaten kitaplarının kurgularının genelde gerçeklik çizgisinden uzak ve soyut olması da, kelimelerden örülmüş bu varoluş ve kendini arayış sürecine bir nevi destek olur, pekiştirir. Bu nedenle yazarın kitapları beynin kıvrımlarında dolaşmaktan çok, ruhun kıvrımlarında dolaşarak, sıkışmışlığı daha da göz önüne sererek belki de tüm bu durumların anlamsızlığını vurgulamaktadır.

Alaaddin'ni arayanlar, Alaaddin'in farkında bile olmayanlar, aramaktan vazgeçenler, bulanlar... 

'Benim aradığım Alaaddin, suçtan arınmışlığından tedirgin olacak kadar suçsuz birisi.'

'Bazı alınları, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar kederli buluyordum sözgelimi ve onların üzerindeki çizgilerin  derinliklerinde, kimi zaman bebekler gibi mışıl mışıl uyuyan, kimi zaman toparlanıp ayağa kalkmak istercesine kımıldanan, kimi zaman da iri iri gözlerle bana bakıp duran çeşitli hikayeler görüyordum.'

'Sonra, kim bilir artık ben kapağını bile görmediğim kaç bin kitabın içinde aynı anda, hangi duygularla gezinirken, zaman birdenbire kuşlara dönüştü.'

'Bütün bunların hiçbiri olmaz da, siz neden anlatıldığını bile unutup belki yalnızca hikayeyi izler ve kendinizi tıpkı benim gibi, onsuz süren onun akışına bırakırsınız.'

Sadece okuyun...




15 Temmuz, 2012

Sonsuzluğa Nokta

Okuduğum ikinci Hasan Ali Toptaş romanı. Daha önce 'Ölü zaman gezginleri' ni okumuştum.
Yazarın ilk romanı olduğunu öğrendim.


Hasan Ali Toptaş dili kesinlikle çok iyi kullanıyor, bunu; kitabı okurken tasvir etmesi oldukça zor olan duygu ve durumları mükemmel bir şekilde okuyucuya yansıtabilmesinden net bir şekilde fark edebiliyoruz. Tüm kitapları okunabilecek yazarlar arasına okuduğum bu ikinci kitabından sonra girmiş oldu.
Romanın işlediği konu; trafik kazası geçirdikten sonra, yürüyemeyen ve dolayısı ile karısının bakımına muhtaç olan ana roman karakterinin; zaman zaman, yaşadığı kasabadan ayrılarak yanlarına yerleştiği 3 genç ile olan hayatını ve zaman zaman da çocukluğunda babası ile olan tuhaf ilişkisini kronolojik olmayan bir biçimde alması. Yazarın diğer kitabından farklı olarak, yer yer okuyucuları rahatsız edebilecek 'cesur' derecede olaylar da barındırıyor içinde. Bahsedilen olayların bazıları; karakterlerin, o profildeki kişiler düşünüldüğünde, gerçek hayatta karşılaşamayacak oldukları olaylar olduğundan kitap yer yer inandırıcılığını yitiriyor. İşte bu anlarda çok sık hissettiğimiz tanıdık duyguların ve günlük hayat durumlarının şahane tasvirleri ile kitap tekrar kendine çekiyor okuyucuyu. Bir günde okuduğum bir kitap oldu bu yüzden.


'Sahip olma duygusu ruha yüktür.'
'Kirli duvarlarda, tozlu bavullarda, ellerde ve ayaklarda kimsenin ilgisini çekmeyen mavi mavi çöp sepetlerinde bile bir yerlere ulaşmanın telaşı vardı. Bu telaş, insanların o anda yaşamdan almaları gereken tatları oburca yiyip yutan bir canavardı kuşkusuz, ama kimse bunun farkında değildi.'
'Çoğu kez onu dinlerken, bir insanı tanıyabilmenin hiç mümkün olmadığını düşünüyordum.'
'Herkes gibi kendimi kendi içimden izlemeye mahkumdum.'
'Öğrenciler, uyumun bir denetleme ve kabullenme olduğunu bilseler de, onun ilk aşamada bazı tatlar vermesine karşın, uzun erimde yaratıcılığı yok edeceğini düşünmüyorlardı.'





10 Ocak, 2012

Hakan Günday - Piç


Hakan Günday’ın ‘Az’ ve ‘Azil’den sonra okuduğum 3. Kitabı.


Piç kitapta karakter ifadesi olarak kullanılmış ve 4 gencin hayatını anlatıyor: Afgan, Hakan, Cenk ve Barbaros. Kitabın okuduktan sonra hissettirdiği en yoğun duygu nihilizm oldu. Dört adet hiçlik hikâyesinin Hakan Günday’ın bu kitapta daha da öne çıkan sade anlatımı ile birleşmesiyle güzel bir roman ortaya çıkmış.

İsminden dolayı da yanlış anlaşılmalara açık bir kitap, aslında sorumsuz ve toplum tarafından ‘sorunlu’ olarak görülen ve ‘çürüğe ayrılmış’ insanları oluşturan bu dört gencin, bilinçli olarak kendilerini hiçliğe bırakmalarının hikâyesi. Bu tip insanlar sadece içinde bulundukları zaman dilimini düşünerek yaşar, bu yüzden bencil ve umursamazdırlar, kendileri gibi olanlarla hayatlarını devam ettirebilirler sadece. Öte yandan birçok insanın isteyip de farklı kaygılar sonucu imrendiği bir hayat tarzını oluşturur bu özellikler fakat yarının kaygılarına sahip olmadan, geçmişi hatırlamadan yaşamak normal insanın başa çıkamayacağı ancak zaman zaman taklit edebileceği bir yaşam tarzını oluşturur en fazla.
Filmi çekilseydi kitabın iyi olurdu diye düşündüm okurken, yönetmeni kesinlikle Zeki Demirkubuz olsa ve piçleri oynayacak kişileri tanınmamış insanlardan seçseydi.

“Çünkü Nilay nerede durması gerektiğini bilir. Haritada olmayan yollardan geçmez. Oysa Cenkler o yolların kaldırımlarında oturur ve kendilerini kurtaracak Nilay’ları beklerler.”

“Domino taşlarında oluşmuş zincirin bir ucu geçmiş, diğer ucu gelecek. Yıkılıyorlar teker teker ve şimdiki zaman kalıyor ayakta.”

“.. . Nilay’ın ailesine ve yaşamak zorunda kaldığı düzenli hayata karşı açtığı isyan bayraklarıydı. Ancak bayrakların kumaşı ipekti. Nilay’da benzerleri gibi isyanı ancak belli bir dozda hazmedebiliyor ve o dozda kendini heyecanlandırabiliyordu.”

“İnsanlar, kendilerini ve hayatın kurallarını anladıkça iradelerini harcama konusunda farklılık gösterir. Bazıları işlerine, bazıları aşklarına, bazıları hobilerine, bazıları ailelerine harcar. Herkesin iradesini eritip buharlaştırdığı bir kazan vardır. Piçlerse iradelerini sadece hayatta kalmak için harcarlar.”

22 Ağustos, 2011

Vazgeçilemeyen Yazarlar

Kitaplarının çoğunu okumaya ve almaya çalıştığım, tavsiye edebileceğim yazarlar listesini paylaşmak istiyorum.