Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Aralık, 2013

Deli Gömleği


Bazı yazarlar okuyucularının kafasında bir 'algılayış yolu' açarlar kitaplarıyla, okur daha sonraları açılan o yolda farklı yazarların kitaplarını okuyarak devam eder. Bir müddet devam eden bu yolculuk daha sonra farklı bir yazarın, yeni bir algılayış yolu açması ile devam eder. Güray Süngü de benim için bu yolu açan yazarlardan biri. Ne yazık, tüm kitaplarını okumuş olduğum için yeni kitabını çıkarmasını beklemek zorundayım artık.

İlk öykü kitabı olan 'Deli Gömleği' yine yazarın tarzında yazılmış, 12 adet öyküden oluşuyor. Öne çıkan öykü başlıkları: Kaçacak Yer Yok, Sizi Görmeliydim, Umudumsunuz, Yaşayabilmek ve Deli Gömleği. Öykülerin tamamında karakterler gerçek yaşamda sık rastlanması söz konusu olmayan, buna rağmen oldukça gerçekçi ve içe dönükler. Sanırım yazarın en sevdiğim yönlerinden biri; karakterlerin iç seslere tüm öykü ve romanlarında oldukça fazlaca yer vermesidir.

'Kaçacak Yer Yok' adlı öyküsünde yazar, sıradan bir işte çalışan ve normal bir hayatı olan bir karakterin iş yerinde ansızın bir iş arkadaşının intihar etmesi sonucunda her zaman bir tatil köyüne gitmek isteyen eşini, köylerine gitmeye ikna etmesi ve yaşamlarına orada devam etmelerini anlatıyor. Kar yağışının yolları kapatmasının etkisiyle orada mahsur kalıyorlar ama mahsur kalmasalar da adamın o hayata ve işe geri dönmeye isteği olmayışını orada kışı çıkarabilecek kadar yiyecek almasından anlıyoruz. Yazar, bu öyküde iş arkadaşının intihar etmeden önce sorduğu 'Sıkılmıyor musun?' sorusunun etkisinde kalarak bir aydınlanma yaşayan karakterin, tüm hayatını tekrar ele alarak sorgulamasını akabinde karar alarak her şeyi yeniden şekillendirmesini anlatıyor.

'Sizi Görmeliydim' öyküsünde ana karakterin içtenliği, yaşlı bir teyzenin yanında kalarak üniversiteye gidip gelmesi, okulda hiç bir gruba ve çevreye ait olmayışı ve sade hayatı o kadar güzel tasvir edilmişti ki, karakterin bu şehirde herhangi bir yerde yaşadığına inanmak istedim. Hayal ettim.

'Etkinliğimi yitirdim. Ne uğruna. Bir kızın gözleri ne kadar yeşil olabilir? Yakışıyor mu sana? Biraz düzgün bir adam olsam yakışabilirdi ama tam emin değilim. Eğreti durdu. Hatta durmadı, kayıp gitti üzerimden.'

'Yağlı bir kurşunu bekliyordur baş, eğer dinmiyorsa sızısı, ne güzel cümle.'

'Havanın aydınlanmasına ne kadar var? Karanlık ürkütüyor. İnsana sahipsizliğini hatırlatıyor. Yalnızlığı...Yumdu gözlerini. Uyku; geniş ve derin ve sıcak sığınak.'

'Hayatımız, ilk iş görüşmemizde içimizde duyduğumuz heyecanı korkuyla karıştıracak tecrübe yoksunluğuna sebep olacak sığlıklarla doludur.'

Kitap içinde en sevdiğim öykü olan 'Yaşayabilmek' de karakter her gün evde olmasına ve tüm günleri birbirinin aynısı olmasına rağmen inatla günlük tutmaya devam eder, hiç dışarı çıkmaz, yıllardır da çıkmamıştır zaten. Yine evine sürekli gelen ve günlüklerini okuyan arkadaşının sorduğu bir soru üzerine aydınlanma yaşayarak, neden ve nasıl günlük tutmaya başladığını hatırlar. Güray Süngü kitaplarında aniden yaşanan aydınlanmalar çok yaygın ve inandırıcıdır. Arkadaşı soru sorar ve gider, soruyla baş başa kalan karakterin hayatında çok büyük değişiklikler olur ve aslında yaşayabilmek için günlük tutmaya başladığını hatırlar.

'Bana bu soruyu yöneltip belki de darılarak çıkıp gitmişlerdi. Şimdi o sorun dedikleri şey ne durumdaydı, kendilerine etkisi neydi? Kendi hayatlarını yaşıyorlardı şimdi. Bense delirmek üzereydim, bana gelip hayatımı alt üst edecek bir şey sormuşlar ve sonra darılıp hayatlarına geri dönmüşlerdi.'

'Umudum olmadığı için ne aşkı ne acıyı anlatamıyorum. Geriye teknik ve bir de çiçekler, böcekler kalıyor. Bu da beni öldürüyor. Seni ne öldürdü Deniz? Aşk ve acıyla yoğrulmuş kelimelerin vardı da onları mı yitirdin sen de?'

'Beni zengin kıldılar onu anlattığım kelimeler sebebiyle. Sevmedim zenginliği. Daha çok kelime, daha çok acı, daha çok umut.'

Steril hayatlar yaşamayı reddeden fakat bunu adi bir asilik veya farklılık hevesi adına yapmayan, genç olsun yaşlı olsun yüksek olgunlukta, riyakar olmayan ve toplumdan farklı karakterleri oluşturduğu için seviyorum Güray Süngü kitaplarını.








18 Ekim, 2013

Dağınık Dünyalar, Duygular...

Cihan Aktaş’ın ilk defa bir öykü kitabını okudum. Farklı özelliklere sahip ve toplumun farklı gruplarına mensup kadınların hayatlarından kesitler sunan, sahici öykülerden oluşmuş samimi bir kitap, 'Acı Çekmiş Yüzünde'. Toplamda sekiz adet öyküden benim için öne çıkan 'Dağınık Dünya' ile 'Şemsiye Altında' oldu.

'Dağınık Dünya' adlı öyküde okumuş, mesleğini yapmayan ev hanımı olan bir kadının hayatı ele alınmış. Tam da benzemek istemediği, belki de okuyarak kurtulmak istediği ev hanımlığını yapmakta, eksik kalan bir takım şeyler nedeniyle de hayatında bir türlü rayına sokamadığı dağınık dünyası ve duyguları yakından incelenmiş.
'Çok şey yapmak istemiş ama sonunda bir zamanlar acıma, küçümseme, kayıtsızlık, korku duygularıyla baktığımız kadınlar gibi tüketimi, alış verişini iş edinen ev kadınları olmaktan kurtulamamıştık işte.. Yıllarca ev kadınlarının tuksaklığına karşı çıkmış, kozmetik firmalarına savaş açmış, İranlı devrimci kadınlar ile birlikte kozmetik şişelerini devirmiş, mitinglere katılmış, moda dergilerini, vitrinleri hayatımızdan uzaklaştırmıştık. Sonra gördük ki erkeklerin nasıl da tutulduğuna anlam veremediğimiz o bir örnek civciv sarısı saçlı, porselen dişli alaturka şarkıcıları model edinen ev kadınlarıyla aynı safta değerlendiriliyoruz.'

Samimi olmasını kültürümüzde ve sosyal hayatımızda bilinen bazı durumları yalın bir dil kullanarak aktarmasına, gerçekçi olmasını ise yazarın önce insan, sonra kadın bakış açısını kullanarak yapmış olduğu gözlemleri abartmadan ve dramatize etmeden aktarmasına bağlayabiliriz. Öykülerdeki her kadının sosyolojik olarak ait olduğu grup, konum ve dolayısı ile öyküsü farklı olsa da; tanıdık duyguları sanki bir akrabamızın veya yakınımızın ağzından kendi hikayesini dinlerken olduğu gibi yakalayabiliyoruz.

Kişilerin kendi hayatına dair umduklarını bulamama ve düşündüklerini gerçekleştirememelerinin yanında, hayatın getirdiği daha farklı zorluklar ile baş edebilme stresinin insan omuzlarına yüklenmesi ve tüm bunlara büyük ölçüde 'yalnız' başına katlanmak zorunda olmak gibi konular öykülere hakim. Öykülerdeki kadınların etrafında ya eşleri, ya aileleri, ya da hepsi birden bulunuyor olsa da hepsinde baştan sona bir yalnız olma hali alt metin olarak yer alıyor. Belki de bu nedenle o derece gerçekçi öyküler. 

Nedense bu öyküleri okurken aklımda hep bu şarkı vardı, geri planda çalan...



30 Haziran, 2013

Derin Siyah


Kitaba ismini veren ‘Derin Siyah’ adlı öykü cam silen çocukların siyah gözlerine kırmızı ışık boyunca bakan ve yeşil yandığında hızla uzaklaşan şehirli insan ile bitiyor. Toplamda 11 adet öykü bulunuyor kitabın içinde.


Yer alan öykülerde temelde işlenen ‘nostalji’ duygusu olmakla beraber, çocuk, yaşlı, kadın, erkek, çalışan ve çalışmayan insanlara ait, modern dünyanın insan etrafında ister istemez oluşturduğu o görünmez kafese ait hisler de ustalıklı olarak metinlere ve kurguya serpiştirilmiş. Özellikle büyüklerin o monotonlaşmış, materyalist dünyasında bir çocuğun güneş doğarken güne mutlu ve dedesi ile başladığı öykü ‘Ses Tutulması’ insanın içini ısıtan cinstendi. Bir kuşağın gitmesi ile birlikte bu tür duygular artık yaşanamayacağından, sadece yazılı olan kitaplarda kalacak belki de. Eğer o zaman hala kitap okuyan birileri olursa da, bahsedilen duygular hayal etmesi çok zor olan duygular olarak okunacak ve anlaşılmaya çalışılacaklar.

‘Mehtap’ adlı öykü ise iki arkadaşın sıradan bir yemek sırasında kendi iç sıkıntılarından uzaklaşmak için ani bir kararla gece çıktıkları kısa deniz yolculuğunda karşılaştıkları durumlardan ironik bir dille bahsediyor. Çalan müziğin eşliğinde kendini eğlendirmek ve eğlenmek zorunda hisseden insanların yapaylığında, kendi iç dünyalarına daha da fazla dalmaları, bu esnada da diğer yolcuları gözlemlemekten ve onlar tarafından gözlemlenmekten geri kalmadıkları, ince işlenmiş detaylara sahip bir öykü.


Güzel yazılmış öykülerin, insanın gözlemleme kabiliyetini ve her şeye olan duyarlılığını, hassasiyetini arttıracağını, zamanla da incelteceğine inanıyorum. İnsanların çok büyük bir çoğunluğu, değil diğer insanları gözlemlemekle; etrafında, doğada veya en azından bulundukları ortamda olan biten şeyleri fark etmekle uğraşmıyorlar. Ne de olsa dünyanın merkezinde duruyorlar, dünya etrafınlarında dönüyor! Hiç bir şeye kulak asmak, fark etmek zorunda değiller. Fark edilsinler yeter!

Her insanın var olduğu süre boyunca eğitiminin, birikiminin elverdiği ölçüde ve hızda; çevresini diğer canlı ve cansızları gözlemlemeye ve anlamaya yönelik çabasını sürdürmesi gerekiyor.

‘Bu gece şehre yağıyor yine usul, usul binlerce kelime
 Bir çocuk duruyor yine o pencerede can çekişen bir kalp ellerinde...’



03 Şubat, 2013

Ahmet Büke (Cazibe İstasyonu)


Yine tavsiye üzerine okuduğum bir yazar, tam düşlediğim gibi olmasa da, pozitif anlamda farklı olduğunu düşündüğüm yalın öyküler ile karşılaştım. On bir adet öykünün arasında üç tanesinin 'fazlasıyla' güzel oluşu diğer öyküleri ve hatta kitabı da kurtardı diyebilirim. Diğer kitaplarını da okuyacağım.

'Ağır Zamanlar' adlı öyküde gündelik hayattan sadece küçücük bir kesit anlatılıyor. Bir an vardır; oda ve içinde sıradan insanlar. Nerelisin? Karnınız aç mı? gibi soruların sorulduğu. Böyle anlarda içinden düşünür insan, hayat tam da böyle bir şey bundan ne eksik ne de daha fazla diye. Öyle anlarda tanıdık bir duygu kaplar insanın içini. Hayat bu odanın içidir artık, dışarıda akan hayat durur, en ufak bir göstergesi bile odanın içine sızamaz ya hani, öykü tam da bu hissi veriyor. 

'Hayat insandan hızlıdır.'
'Mesela toprağı belledin bekliyorsun ya. Eğer hiçbir şey değişmiyorsa. Yani bahçe aynı kalıyorsa, tezek, böcek, taş aynen senin değdiğin gibi bekliyorsa o hayat işte. Ama değişiyorsa. Çiçek çıkıyor, ot büyüyor, arı geliyor, güneş çıkıyorsa o zaman olmuyor. Bir şeyler değişiyorsa o ölüm işte.'

'Ramazan ve Jeoloji' Ramazan ayında üç işçinin göçük altında kalmasını anlatan sadece iki sayfalık bir öykü. Sanırım bu kadar kısa olmasınında etkisi büyük. Sanki bir arkadaşına anlatır gibi içten 'olay'ı anlatıyor yazar, tamamen insanlık halleri. Abartı, dram yok! 'Less is more' ilkesi hayatın tüm alanlarına uygulanabiliyor, öyküler bunun örneği ve uygulandıkça da güzelleşiyor her şey.

'Ertesi gün olsaydı biz üçümüz- ayın yarısında sigortalı- yine kanal kazacaktık. Siz gördünüz mü ertesi güneşi?'

'Dünyanın En Mutlu Allahı' ise ninesi ölen bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyasına naif bir bakış. Ah büyümek! Nenesinin ölümünü çocuk haliyle anlamlandırmaya çalışırken aklından olmak. Ölene kadar büyüyor insan, toprak gibi, hamur gibi şekilleniyor. Erozyona uğruyor, başladığı noktadan çok uzaklara taşınıyor rüzgarlar ile.

'O zaman anladım ki herkesin bir hatırı oluyor şu dünyada. Kasabada pazara son çıkan nenemin bile varmış.'

'Bitince duaya durdular. Ben kaldırmadım ellerimi. Kızdım biraz Allah'a. İnsanın hem nenesi, hem aklı alınmaz ki. Ona doğru hiç bakmayayım da biraz üzülsün istedim.'




18 Kasım, 2012

Karga Zarif

Nerden olduğunu tam olarak hatırlamadığım, tavsiye üzerine adını not aldığım bir kitap ‘Karga Zarif’. Yazarın (Murat Yalçın) daha önce yayınlanmış çeşitli öykü kitapları varmış ve 2000 yılından bu yana Kitap-lık dergisini yönetmekteymiş. 2012 Eylül’ünde ilk basımı yapan kitap, oldukça yeni sayılır. İçerisinde 10 adet birbirinden farklı konuda öykü yer alıyor.

Yazarın dili ve öyküleri şimdiye kadar okuduğum öykülerden farklı, farklı yapan sebepler çok ama onlardan biri de konuşma dilinde yazılmış birçok kısmın olmasıydı. Kibrit Suyu ve Bana Hikâye Anlatma adlı öyküler en sevdiğim oldu.



“Bir düşün bakalım, bugüne dek kime ilaç oldun? Kaç kişinin işine yaradın? İşe yarar ne yaptın, ne söyledin? Sahi, var mısın sen aslında?...Gıyabında üç aşağı beş yukarı, aynı yargılara sahip bir çevrenin içindesin. Danışıksız, dedikodusuz aynı şeyleri görüp düşünen bir çevre…Sen ayakta uyumayı, uyanır gibi olduğun ender zamanlarda da nal toplamayı sürdür bakalım.”

“Benimsemekte zorlandıklarımızla yaşama çabası yüceltir ne de olsa bizi.”

Kelimeler ile çok oynanarak ‘laf ebeliği’ yapmayı tercih ederek yazılan öykü veya romanlardan çok hoşlanmıyorum, sanırım samimiyetlerini koruyamıyorlar anlatmak istedikleri duygu değerli olsa dahi. Aşağıdaki paragrafta bu durumun tersine olan güzel ve samimi bir örnek bence.

“Sanki iyilik olsun diye batışını geciktiren güneşin ufku kana buladığı, eşyanın tüylendiği, gölgelerimizin boyumuzu aştığı şeftali saatlerin ardından ezanlar çağırırdı eve bizi. Namaz vakitleri korurdu tokattan, azardan, ondan bundan. Esirgeyen, bağışlayan biri olurdu evlerin en öfkeli babası da, neredeyse tanrılar katında bir yer edinirdi gözümüzde.”

Yazarın diğer kitaplarını (özellikle Hafif Metro) merak ediyorum, iyi okumalar.

Okurken dinleneceklere naçizane bir öneri...






07 Ekim, 2012

Ateş Yakmak (Jack London)


Jack London, 1876-1916 yılları arasında yaşamış olan ABD'li ünlü ve oldukça farklı bir hayatı olan yazar. Genelde kendi hayatında yaşadığı olaylar hakkında kısa öyküler yazmakta.
Adını içinde yer alan bir öyküden alan kitabı 'Ateş Yakmak' ise yazarın 6 adet orta uzunlukta öyküsünün bir araya getirildiği bir kitap. Neredeyse tüm öyküleri macera türünde ve oldukça sürükleyici, en iyi öykü ise kitaba adını veren öyküydü. Kendi yaşamından bir olayı öyküleştirmesi de okurken ayrı bir heyacan katıyor insana. Özellikle film ve kitaplarda yaşanmış konuların işleniyor olmasını her zaman daha heyecan verici buluyorum, sanırım fantasi türünde film ve kitapları çok sevmeyişimin nedeni bu.

Yazarın kuzey kutbuna altın aramak için gittiğinde bu bölgede yaşanan bir vahşi doğa mücadelesi olayını, yaşayan kişinin gözünden öyküleştirmesi Ateş Yakmak. Öykü, ateş yakma mücadelesini dolu dolu hatta  iliklerine kadar yaşatıyor insanın. Tam olayın içindeyken; ölümle yüzleşen insanoğlunun, bir yandan o an yaşanan gerçek bir durumla baş edebilme ve çözüm üretebilme yeteneklerinden, bir yandan da kendi ruhsal durumunu stabil bir hale sokabilme için uğraşısını konu ediniyor. Bu iki birbirinden bağımsız gibi görünen somut ve soyut öğelerin aslında nasıl da iç içe geçmiş olduğunu görebilmek bence öykünün ana fikriydi. İnsanoğlu çoğu zaman zorlu doğa koşullarına karşı ayakta kalamıyor, tıpkı bu hikayede de olduğu gibi.

Bu tür sürükleyici öykü kitaplarını yolculuk esnasında okumayı sevdiğimden, bu kitabı da kısa bir yolculuğumda okumak üzere saklamıştım. Sanırım yazarın diğer ünlü öykü kitaplarını da başka yolculuklarımda okuyacağım.
İyi okumalar...